Haberler

Bizden Koparılanlar

Yeni Bir Tanıklık Rejimi Kurulurken

29.5.2014

   

Yeni Bir Tanıklık Rejimi Kurulurken 

Başak Can

Bu topraklarda devletin sırları var. Bu sırları koruyan bir takım kurumlar, arşivler, insanlar var. Bu sırları, özellikle de 1990’lardaki savaşa ait olanları, her gün yapılan yeni bir itiraf, ortaya atılan yeni bir belge ile öğreniyoruz. Bu belgeler ortaya çıktığında ve savaş nedeniyle yaşanan ihlallerden ve zulümden bahsedildiğinde, hemen ardından batıdaki Türk çoğunluğun “orada,” “o zamanlar” yaşananları bilmediğinden, çünkü eğer bilselerdi vicdanlarının bunu kabul etmeyeceğinden dem vuruluyor. Geçmişteki zulümlerin bir daha yaşanmaması ve Kürt sorununun çözülmesi için geçmişe tanıklık etmek, geçmişin tanıklarını gün yüzüne çıkarmak gerektiği söyleniyor. Halbuki, 1990’lara, Kürdistan’daki savaşa ilişkin sadece devletin sırları yok; aynı zamanda toplumsal sırlarımız da var. Bu sırlar, savaşı doğrudan yaşamayan ama ona çeşitli şekillerde tanıklık eden Türklere, neyi bilmemeleri gerektiğini gösteren sınırlar aynı zamanda.

Dünyada tanıklığın geçmişteki şiddetle yüzleşmenin en temel sağaltıcı toplumsal araçlarından biri olarak tarih sahnesine çıkması, 2. Dünya Savaşı sonrasına dayanır. Bu topraklardaki tanıklık rejimleri de bu dünyasal dönüşümden etkilenmiştir. Bu kısa yazı, önce bu dönüşümlerden, ardından da tanıklığın bu topraklarındaki imkan ve sınırlarından bahsedecek. 

Tanıklık rejimi 

Tanıklık, yeri geldiğinde öznel ve yoğun bir yaşanmışlığa, yeri geldiğinde de nesnel bir gözleme tekabül eder. Tanığın anlattıklarının öznel ve bireysel oluşu kuşku ve soru işareti yaratırken, tanığın olaya ilişkin birinci elden en doğru bilgileri aktardığı da iddia edilebilir. Avrupa merkezli soykütüğünde tanıklık, birbirine neredeyse zıt bu anlamları içinde barındırır. Örneğin, yasal alanda tanıklık Roma hukuku döneminden beri hep farklı şekillerde kullanılmış ve bu kullanımlar bugünkü hukukta bildiğimiz görgü tanıklığı kurumuna kadar gelmiştir. Yasal alandaki kullanım, 17. yüzyılda bilim alanına da kaymış ve ampirik bilgi üretiminin en önemli dayanağı, deneyleri izlemeye hakkı ve dolayısıyla gerçekliği temsil etmeye yetkisi olan aristokrat erkeklerin tanıklığı olarak görülmüştür. Şehidin şahitliğinin bir pratik ve eylem olarak görüldüğü dini okumalar hem Hristiyanlıkta hem de Müslümanlıkta kendine yer bulur. Kısaca bilimsel, yasal, dini bir çok alanda tanığa ve tanıklığa tarih boyunca pek çok farklı anlam ve görevler biçilir (Givoni 2011b; Fassin 2008).

Bu parçalı soykütüğüne rağmen tanıklık Holocaust sonrası ciddi dönüşümler geçirir ve güçlü bir toplumsal olgu olarak ortaya çıkar. Wieviorka (2006), Tanığın Çağı adlı klasikleşmiş kitabında bu izleği üç dönemde incelemektedir. İlk dönemde Soykırımda yaşamını yitirenlerden geriye kalan çeşitli yazılar, belgeler, eserler; yani Holocaust’a ilişkin doğrudan tanıklıklar, koruma altına alınır. İkinci dönem ise, Yahudi soykırımının faillerinden Eichmann’ın 1961 yılında İsrail gerçekleşen yargılamasıyla başlar. 1945-46’daki Nuremberg Mahkemeleri’nden farklı olarak, Eichmann’ın yargılanması sırasında hayatta kalanların tanıklığı Mahkeme’de merkezi bir rol oynar. Uzman görüşü ve yazılı kanıtlardan ziyade hayatta kalanların tekil öyküleri, duyguları ön plana çıkar. Böylece, tanıklık ilk kez bir mahkemede stratejik olarak kullanılır ve tarihi bilmenin temel toplumsal yöntemi olarak ortaya çıkar. Üçüncü dönem ise yazarın “Tanığın Çağı” adını verdiği dönemdir. Bu dönem kişisel tanıklıklara ilginin giderek arttığı, tanığın kamusal bir figür olarak ortaya çıktığı ve tarihi bu bireysel hikayeler üzerinden anlama arzusunun yoğun olduğu bir dönemdir. Özellikle Amerika’da Steven Spielberg’in kurduğu Shoah Vakfı’nın tanıklık toplama projesi bu döneme damgasını vurur. Bu proje kapsamında sağ kurtulanlarla belli bir protokol etrafında binlerce videolu mülakat yapılır. Bu standartlaştırılmış mülakat formu, tanıkların anlatılarını belli şekillerde yapılandırır. Örneğin, her bir mülakat, ailenin bir arada çekildiği resimler ve gelecek nesillere verilen kısa öğütlerle biter. Bu videolu mülakat yöntemi, psikanalizden de beslenir ve tanıklığı anlatmanın travmayı sağaltıcı etkisi üzerinde durur. Daha genel düzlemde ise geçmişteki bir felakete ilişkin tanıklığın anlatılıp bunun paylaşıma sokulmasının gelecekte bu tip kıyımların ve benzer toplumsal travmaların bir daha gerçekleşmemesi için önemli bir politik araç olduğu düşüncesine dayanır.

Kısaca, 2. Dünya Savaşı sonrası tanıklık, artık hem siyasi bir müdahale, hem hakikat iddiası, hem de etik bir duruş olarak ahlaki ve politik olanı özgün bir bir araya getirme biçimi olarak ortaya çıkar. Tanığın geçmişi bilmede temel toplumsal figür olarak ortaya çıkmasıyla yeni bir tanıklık rejimi de kurulmuş olur. Her ne kadar bireysel ve biricik olandan hareket etse de, tanıklık her zaman belli kamusal ve kolektif biçimler aracılığıyla dolaşıma girer. Bu kamusal ve kolektif biçimlerin zaman içinde sabitlenmesi tanıklığın söylenme ve duyulma hallerini standartlaştırmasıyla bir tanıklık rejimi yaratılır. Bir diğer deyişle tanıklık rejimi tanıklığın belli politik ve kurumsal yapılar, teknolojiler ve diller aracılığıyla sınıflandırılıp arşivlendirilmesi, kaydedilip dolaşıma girmesi anlamına gelir.

Ancak tek tek anlatıcıların bireysel hikayeleri etrafında örülmüş; ve olmuş bitmiş bir katliama, soykırıma tanıklık üzerine kurulan bu Amerika ve Avrupa merkezli tanıklık rejimi, özellikle son 20 yılda dönüşüme uğrayıp farklı tanıklık biçimlerini ve yöntemlerini içermeye başlamıştır. Örneğin, bağımsızlıklarını kazanan sömürgelerdeki tanıklıklar Batılı sömürge geleneğini ve ırkçılığı teşhir etmede çok önemli bir rol üstlenir. Bu tanıklıkların özelliği sadece başa geleni anlatmakla kalmayıp aynı zamanda mücadelenin, direnişin ve siyasetin dilini de doğrudan içlerinde taşımalarıdır. Özellikle son 20 yılda çeşitli uzmanların ulusal ya da uluslararası sivil toplum örgütleri aracılığıyla epidemiolojik, istatistiksel ve pek çok farklı uzmanlık bilgisini de kullanarak felakete veya felaketi yaşayanlara tanıklık etmeleri, bunları yeni formlar ve diller aracılığıyla dile getirmeleri tanıklık kategorisini ve pratiğini genişleterek sürekli yeniden tanımlayan süreçler olur (Givoni 2011a; Redfield 2006). Türkiye’de Kürdistan’daki savaşa dair tanıklık halleri de dünyadaki baskın tanıklık rejiminin bu son 20 yılda geçirdiği dönüşümler ışığında okunabilir.

Nasıl bir tanıklık? 

1990’lardan itibaren Türkiye’de zengin ve parçalı bir tanıklık rejiminin kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu tanıklıklarla yaşanan vahşetin çok boyutlu bir portresini çizebiliriz. Aslında bu topraklarda savaşa ilişkin tanıklıklar daha 80’li yılların sonundan itibaren birikmeye başlar. Savaşın çok yoğun yaşandığı 90’lı yıllara ilişkin ise hem ulusal hem de uluslararası insan hakları kuruluşları, hem siyasal partiler hem kişiler, savaşa dair sayısız tanıklık üretirler. Zorunlu göçle, köy boşaltmalarla, faili meçhul, işkence ve kayıplarla ilgili çok fazla sayıda sözlü tarih çalışması, araştırma, kitap ve rapor, belgesel ve film bulmak mümkün.Bu çalışmaların her biri farklı tanıklık biçimlerini harekete geçiriyor, farklı izleyiciler/okuyucular/dinleyiciler hayal ediyor olsa da bu parçalı tanıklık rejimini ortak kesen tespit ve arzulardan da bahsetmek mümkün: yaşanan vahşet ve zulme işaret ederek, bunları görünür kılarak insanların vicdanına seslenmek, bu sayede gelecekteki kötülükleri önlemek ve geçmişi telafi etmek. 90’lara ilişkin tanıklıklar özellikle son yıllarda giderek daha hızla ve çokça dolaşıma giriyor. Haksızlık yapma pahasına şöyle bir genelleme yapılabilir: Bu tanıklık rejimi, bu tanıklık hikayeleriyle dönüşecek bir  Türk dinleyici hayal ediyor.

Tüm bu iyi niyetli beklentiye rağmen, özellikle 2000’lerden sonra hızla dolaşıma giren tanıklıkların toplumdaki dönüştürücü etkileri genelde oldukça sınırlı kalıyor. Bu yüzden bakmamız gereken yerin, savaşın bilinmeyenleri değil, neyin bilinmemesi gerektiğine dair topluma sirayet etmiş bilgi, davranış ve algılar bütünü olduğunu düşünüyorum. Tanıklık rejimindeki vurguyu hayatta kalanın, zulüm göreninin tanıklığından çok, seslenilene ve onun bilme sınırlarına çevirelim: Savaşa tanıklık etmenin, savaşı bilmenin, başkalarının hikayelerini duymanın sınırları nelerdir? Bu soruyu yakın zamanda çekilmiş bir belgesel üzerinden düşünmek mümkün.

Sami Solmaz’ın Savaşın Tanıkları: Gazeteciler Anlatıyor belgeseli 1980’lerin sonundan itibaren Kürdistan’da farklı yerel ve ulusal ajans ve gazeteler için çalışmış, şiddete tanıklık etmiş ya da maruz kalmış gazetecilerle yapılmış mülakatlardan oluşuyor. Belgesel, savaş koşullarındaki Kürt halkının yaşadıklarına hem bölgeden hem de bölge dışından gazetecilerin nasıl tanıklık ettiğini gösteriyor. Belgeselin sinemasal imkanları ne kadar ve nasıl kullandığı tartışmasına girmeden, gazetecilerin hikayeleri üzerinden izleyiciye yaptığı 90’lara tanıklık çağrısını ve Türkiye’deki tanıklık rejiminin imkan ve sınırlarını düşünelim. Belgesel boyunca, gazeteciler, savaşı haberleştirirken yaşadıkları açık ya da zımni baskı biçimlerini anlatıyorlar. Alışık olduğumuz belgesel formatında hazırlanmış bu çalışma, kronolojik ya da mekânsal olarak birbirini takip etmeyen ama hepsi 1990’larda Türkiye’nin Kürdistan coğrafyasında geçen bir dizi olay/katliam/karşılaşmanın anlatılmasından oluşuyor. Bölge dışından gelmiş, genelde anaakımda çalışan Türk gazetecilerin anlatılarına göre, savaş sırasında hazırlanan haberler, raporlar sadece kurumsal, siyasal ya da askeri bir takım doğrudan müdahale ve baskıdan değil, aynı zamanda gazetecilerin kendi kendilerine uyguladıkları sansürden de nasibini alıyor. Mete Çubukçu belgeselde bunu şöyle anlatıyor:“Yazılmayanlar yazılanlardan, çekilip gösterilmeyenler gösterilenlerden çok daha fazladır. Muhtemelen arşivlerdedir, zihinlerdedir. Çünkü hemen herkes cümlesinin sınırını bilirdi, fotoğrafının sınırını bilirdi. Hani sansür dedikleri şey ciddi bir şekilde orda vardı. Kim tarafından, tabi ki o dönem asker tarafından, ordu tarafından. Sadece orda değil. Orda işin pratiğinde zaten bir asker, güvenlik gücü ya da polis baskısı ya da sınırlaması vardı. Ama zaten zihinler sınırlanmıştı ve medyanın genelinde, yani İstanbul’da Ankara’da da bu sınır çizilmişti teorik olarak ya da söylem olarak. Dolayısıyla biz görürdük ama ne yazacağımızı bilirdik. Ya da neyi gönderdiğimizde yayımlanmayacağını bilirdik.”

Bu tespitte kimsenin bilmediği bir sır ya da gizden bahsedilmiyor. Üstü örtülen, açığa çıkartılması gereken hakikatlerden de. Tam tersine herkesin bildiği, ama dile getirmediği, işaret etmediği, duymazdan geldiği “kamusal bir sır” söz konusu (Taussig, 1999). Sadece gidip görenin değil, masa başındaki editörün, resimleri yerleştiren mizanpajcının da bildiği bir sır. Herkes neyi bilmemesi ya da görmemesi gerektiğinin bilgisine sahip. Bu bilginin, sadece gazetelere, medyaya, yazılan çizilene değil, gündelik hayatın tüm idaresine de sirayet eden bir bilgi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kısmen bilmekle gerçekleşebilecek bir seçicilik, dolaylı tanıklığı ve doğrudan inkarı mümkün kılıyor.

Resmi tarih anlatısının ve doğrudan sansürün yanında, Türk toplumunun ezici çoğunluğu savaş boyunca ve şimdilerde neyi nasıl bilmemesi gerektiğini öğreniyor ve bu bilmeme etrafında gündelik hayatta bir takım mutabakatlar ve rutinler kuruluyor. Bu idare sadece gazeteciler için mesleğin devamı anlamına gelmiyor, Batılı Türk çoğunluk için de hayatını kesintiye uğramadan sürdürebilme, kendi ayrıcalıklarının farkında olmama ya da değilmiş gibi yapabilme ve o bilginin getireceği bir dizi sorumluluktan kurtulma anlamına da geliyor. Bölgeye görev yapmaya gelmiş doktorlar, öğretmenler, askerler savaşın birinci elden tanığı. Bölge dışında da, büyük zorluklarla yeni geldikleri şehirlerde ev, iş arayan, düzen kurmaya çalışan Kürtlerle komşu olmuş, beraber çalışmış, bazen çeşitli kayıplarının hikayelerini duymuş, bazen dinlemiş batıdaki Türkler bunun tanığı.  Bu sebeplerle savaşa tanıklık meselesini vicdan ve bilgi sorunu olmaktan çıkarmanın; bu meseleye dil, biçim ve anlatıcı odaklı yaklaşmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.Tüm yapısal ve bürokratik engellemelere, sansür ve baskıya rağmen, savaş süresince ve bugüne dek üretilen belge, tanıklık, anlatıların çokluğu bize savaş karşısındaki duyarsızlığın bilginin yokluğu ya da çekilen acıların bilinmeyişi meselesine indirgenemeyeceğinin ipuçlarını veriyor. Ta 1980’lerin ortalarından itibaren savaşın zulmünü gösteren ve kanıtlayan Meclis tutanakları var, yazılı ve sözlü soru önergeleri var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin, üniversitelerin hazırladıkları raporlar, gazetelerde çıkmış yazı dizileri, röportajlar, gazetecilerin ve yaşayanların tanıklıkları var, yazılmış tezler, adli tıp raporları var. Buralara savaşın bilgisi çoktan kaydedilmiş. Bu bilgilerin çoğu herkese açık, kimisi yaygın bir şekilde dolaşıma girmiş, özellikle son 10 yılda sayılar, resimler ve haberlerle katlanarak artıyor, giderek daha fazla kanalla herkesin gözü önüne seriliyor. Ama bu artan bilgiler ne ırkçılığa son veriyor, ne de geçmişten ders aldırtıyor.

O yüzden ben bu belgeseldeki gazetecilerin tanıklığını çok önemsiyorum. Bize bazısını daha önce hiç izlemediğimiz, izlerken kahrolduğumuz katliam ve baskın görüntülerini gösterdiği, bunları bir de gazeteciler aracılığıyla anlattığı için değil asıl olarak. Bir nesil gazeteci üzerinden Türk toplumunun bilmemeyi nasıl öğrendiğini gösterdiği için. Anaakımın içinden, onu belki de en iyi bilen gazetecilerden Mehmet Ali Birand, belgeselde Kürtlerin haklarının neredeyse bedensel bir refleksle yok sayıldığını anlatırken ayrımcılığın bilmeye indirgenemeyecek, bedende içselleştirilmiş bir tutum olduğuna da işaret etmiş oluyor:

“Büyük medya yıllar boyu devletten yana oldu. Şimdi bile, şu sıralar bile, içi kaldırmıyor, hala bir tereddüt var. Acaba doğru mu yapıyorum. Acaba ben Kürtlerin haklarını savunduğum zaman PKK’yı mı savunmuş mu oluyorum gibi bir sorunla karşı karşıya kalıyorlar.”Kürtlerin hakları savunmayı bazılarının içi kaldırmıyor. Geçmişte kaldırmadı, şu an da kaldırmıyor. Bu tespitin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, anlatılan hikayenin insanları hakkaniyete, eşitliğe, insan haklarına çağırmasının nasıl kolayca karşılıksız kalabileceğine işaret ediyor. Tanıklığın dilinin, yönteminin ve aracının o kadar da önemli olmadığını gösteriyor. Bilmemek sadece tercih değil; öbür türlüsünü bilmek, düşünmek ya da savunmak bazı varoluş halleri için yıkıcı. Sadece baskı, sansür, korku ya da bilmeme ile açıklanamayan böyle varoluş hallerinin, yaşananların bilinmediğine, bilinse bunlara göz yumulmayacağına dair iyimser düşünceyi imkansız kıldığını düşünüyorum.Devletin, egemen medyanın, okulların ve resmi tarihin içine sıkışmayan; vicdanın bahşediciliğine, bilginin açgözlülüğe, yasaların kapatıcılığına boğulmayan tanıklık biçimleri kurulabilir mi? Savaşın tanıklığını ve bilgisini üreten onlarca farklı kurum, hareket ve kişi varken, tanıklığın çeşitli yöntemleri bu kadar iç içe geçmişken bu sorunun tek ve kolay bir yanıtı olduğunu sanmıyorum. Dahası, içinde bulunduğumuz kötümserliğe rağmen eyleme, siyasete ve dönüşüme çağıran tanıklık halleri hayal edebilir miyiz? Halihazırda tanıklığa ilişkin (hakikatin ortaya çıkması, aydınlanma, toplumsal vicdanın harekete geçmesi gibi) büyük arzu ve beklentileri ne tanıklığa çağrılana ne de tanıklık yapana yüklememek;  bilme, vicdan ve eylem arasında kurulan dolaysız bağlantıları sorgulamak; tanıklığa dair yapılan her tür  – bireysel, kurumsal, kolektif – işi ve her tür tanıklık deneyimini açtığı ve örttüğü imkanlar üzerinden düşünmek; geçmişle yüzleşmenin alternatif ve iyimser yollarını hayal edip hayata geçirmek için ilk önemli adımlar gibi duruyor.  (zanenstitu.org)

Kaynakça

Fassin, D. (2008). The Humanitarian Politics of Testimony: Subjectification through Trauma in the Israeli–Palestinian Conflict. Cultural Anthropology23(3), 531–558.

Givoni, M. (2011a). Beyond the Humanitarian/Political Divide: Witnessing and the Making of Humanitarian Ethics. Journal of Human Rights10(1), 55–75.

Givoni, M. (2011b). Witnessing/Testimony. Mafte’akh2e, 147–170.

Redfield, P. (2006). A less modest witness. American Ethnologist33(1), 3–26.

Taussig, M. T. (1999). Defacement: public secrecy and the labor of the negative. Stanford, Calif.: Stanford University Press.

Wieviorka, A. (2006). The Era of the Witness. Ithaca, N.Y: Cornell University Press.