Haberler

Bizden Koparılanlar

BİZDEN KOPARILANLARLA ÖRDÜĞÜNÜZ UTANÇ DUVARI İLE YÜZLEŞİN!

6.6.2013

 

 

 

 

Zorla kaybetme bir insana karşı işlenebilecek en ağır suçlardan ve insan hakkı ihlallerinden biridir. Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi 2004 yılında verdiği bir kararında hiçbir koşul belirlemeksizin zorla kaybetmenin insanlığa karşı suç olduğunu ifade etmiş; 2006'da verdiği, dört kayıp vakasıyla ilgili bir kararında ise, zorla kaybetmenin sistematik bir devlet terörü oluşturduğunu ve devletin ağırlaştırılmış sorumluluğunu doğurduğunu vurgulamıştır.
Zorla kaybetme, genellikle siyasi muhaliflere yönelik olarak, devlet güçleri veya devlet tarafından açık ya da gizli biçimde desteklenen güçler tarafından gerçekleştirilen gözaltı, tutuklama ve yakalama fiillerini ifade eder. Zorla kaybetme suçu kaybedilen kişinin tutuklandığının, gözaltına alındığının veya başına gelen olayların devlet güçleri tarafından sistematik ve bilinçli bir biçimde inkar edilmesiyle ayırt edilir. Devlet, kaybolan kişinin varlığından ya da kayıp olduğundan habersiz olduğunu veya kayıp kişinin gerilla güçlerine katıldığını ya da ulaşılması mümkün olmayan başka güçler tarafından kaçırıldığını ileri sürebilir. Suçun mağduru hem akıbetinden haber alınamadığı ve bir hukuk öznesi olarak varlığı ispat edilemediği için yasal korumadan mahrum bırakılmış, hem de çoğunlukla işkence görmüş ve yasadışı bir biçimde ortadan kaldırılmıştır.
Kişileri zorla kaybetmenin siyasi bir silah olarak bu denli yaygın bir biçimde kullanılabilmesi, suçun faillerinin cezalandırılmayacaklarını neredeyse kesin olarak bilmeleri sayesindedir. 91 ülke tarafından imzalanmış, aralarında Türkiye’nin komşuları Irak (23 Kasım 2010) ve Ermenistan’ın (24 Ocak 2011) da bulunduğu 32 ülke tarafından onaylanmış olan BM Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunmasına dair Uluslararası Sözleşme (Kayıplar Sözleşmesi), devletlere zorla kaybetmeyi ceza hukuklarında suç olarak düzenleme yükümlülüğü getirmektedir. Sözleşme’nin 7. maddesine göre tüm devletler kişileri zorla kaybetme suçunun ağırlığını göz önüne alarak bu suçu uygun araçlarla cezalandırmak zorundadırlar. Cezalandırma yapılırken zamanaşımı, kayıp kişi bulunduğu andan itibaren işlemeye başlatılmalıdır; zira kayıp kişinin akıbetine ilişkin belirsizlik devam ettiği sürece zorla kaybetme suçu da işlenmeye devam etmektedir.
Zorla kaybetmenin bir devlet şiddeti yöntemi kullanımına ilişkin ilk tarihe geçen uygulama Nazi rejiminin 1941’de yürürlüğe koyduğu Gece ve Sis Kararnamesi’dir. Kişileri zorla kaybetme 2. Dünya Savaşı'ndan itibaren dünyanın pek çok bölgesinde, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinde sistem muhaliflerini bastırmanın planlı bir yöntemi ve yaygın bir devlet terörü aracı olarak kullanılmıştır. Türkiye’de de kişileri zorla kaybetme sadece 12 Eylül 1980 darbesinin ertesinde değil, olağanüstü halin damgasını vurduğu 90'lı yıllarda da sistematik bir devlet şiddeti olarak uygulanmıştır. Gözaltında kayıp vakaları 1990 yılından itibaren, çoğu OHAL bölgesinde olmak üzere her yıl artış göstermiştir. Bilinen gözaltında kayıp ve faili meçhul cinayet vakalarının sayısı tahminen en az 17 500’dür. Türk Tabipler Birliği'nin kurduğu inceleme heyetinin gözlemlerine göre: "Şu ana kadar 1.469 kişiye ait kemiklerin bulunduğu 114 toplu mezarın tespit edildiği; açılan 26 toplu mezarda 171 kişinin kemiklerine rastlandığı bildirilmekle birlikte olayın gerçek boyutları çok daha büyüktür. Hakkari’den Tunceli’ye kadar çok geniş bir coğrafya’da yüzlerce toplu mezarda gömülü kimliği belirsiz binlerce ceset söz konusudur." Yalnızca Nevala Kasaba bölgesinde 300 toplu mezarın bulunduğunu bilmekteyiz.
Kayıplar konusunda devletin “süregelen ödev”i, ilk kez 1988’de, Amerikalılararası Mahkeme’nin Velásquez Rodríguez kararında tanınmıştır. Mahkeme’ye göre devletin “bu tür olayları soruşturma ödevi, kaybolan kişinin durumu hakkında belirsizlik bulunduğu sürece devam eder”. Türkiye’nin de tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme uyarınca kurulan İnsan Hakları Komitesi de kaybetme eyleminin etkin bir şekilde soruşturulması ve bulunması halinde, ilgililerin cezalandırılması ödevinin süregelen bir ihlale vücut verdiğini kabul etmiştir. Her iki uluslararası organ da kişinin ölümü belirli bir anda gerçekleşip son bulmuş olsa bile soruşturma ödevinin zaman içinde devam ettiğine vurgu yapar. Aynı şekilde AİHM de kayıplarla ilgili eylemsizliği açıkça süregelen ihlal olarak değerlendirmektedir. Yakın tarihli AİHM Šilih/Slovenya Büyük Daire kararı, devletin yaşam hakkı ve işkence iddialarını soruşturma ödevini asıl eylemden ayrı, zaman içerisinde sürekliliğini koruyan ve özerk bir ödev olarak tanımlamıştır. Bu nedenle, vaka çok eski tarihlerde gerçekleşmiş olsa bile, soruşturmanın etkili yürütülmemesi uluslararası sorumluluğa sebep olacaktır. Türkiye devletinin kayıplar konusunda gerekli soruşturmayı halen başlatmamış olması, Türkiye’nin taraf olduğu genel nitelikli sözleşmeler açısından sorumluluğunu doğurduğu gibi, bu sorumluluğun içeriği Kayıplar Sözleşmesi’ne taraf olunmasa bile uluslararası hukukun genel kurallarından çıkarılabilir.
Kayıplar Sözleşmesi’nde öngörülen giderim araçlarının benzerlerinin, genel nitelikli Devlet Sorumluluğu Hakkında Taslak Maddeler’de düzenlenmesinin yanında, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından kabul edilen ve Genel Kurul tarafından da onaylanan Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Ağır İhlalleri ve Uluslararası İnsancıl Hukukun Ciddi İhlallerinin Mağdurlarının Giderim ve Onarım Hakkına İlişkin Temel ve Rehber İlkeler’de de açıkça gösterilmektedir. Temel ve Rehber İlkeler’e göre, ağır insan hakları ihlallerinin mağdurlarına ihlalin ağırlığıyla orantılı olarak şu giderim imkânları sunulacaktır: Eski hale iade, tazminat, ıslah, tatmin ve ihlalleri tekrar etmeme garantisi. Bu genel nitelikli düzenlemeler, yalnızca Türkiye devletine kayıplarla ve faili meçhul cinayetler ile ilgili yükümlülüklerini derhal yerine getirme sorumluluğu getirmekle kalmamakta, devletin sorumluluğunun sadece tazminat ödenerek ve/veya ceza davası açılarak da sonlandırılamayacağını göstermektedir.
Gözaltı kayıplarının ve faili meçhul cinayetlerin bir daha yaşanmaması için şunların yapılması elzemdir:
1. Siyasî irade oluşturulmalıdır.
2. Yasalar uluslararası sözleşmelere ve metinlere uygun olarak düzenlenmeli, bu
yönde idari tedbirler alınmalıdır.
3. Var olan adlî tedbirler güçlendirilmeli ve ek düzenlemeler yapılmalıdır.
Onarıcı adalet sürecine ilişkin yapılması gerekenler ise şöyle sıralanabilir:
1. Devlet yetkilileri kayıplardan dolayı ailelerden ve toplumdan özür dilemelidir.
2. Yaşanmış gözaltı kayıpları açığa çıkarılmalı, cenazeler ailelerine teslim edilmelidir.
3. Yaşanan kayıpların failleri yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır.
4. Kayıp yakınlarına tazminat ödenmelidir.
5. Kayıp yakınlarına yaşadıkları sarsıntı ve incinme nedeniyle psikolojik destek sunulmalıdır.
Hatırlatmak isteriz ki; kayıplarla yüzleşmek sadece siyasal değil, genel insan hakları sözleşmelerine taraf bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti nezdinde her şeyden önce hukuksal bir gerekliliktir. Siyasî faili meçhul cinayetler ve kayıplar sorununda çözüm, ancak yüzleşme, adalet ve dönüşüm süreçlerinin iç içe yürütüldüğü ve bu sürecin merkez aktörünün devlet olduğu bir çabanın sonucu gerçekleşebilir. Yüzleşme devletin siyasî faili meçhul cinayetler ve kayıplarda doğrudan ya da dolaylı olarak içinde yer aldığı pratikleri açığa çıkarmak, raporlamak, devlet arşivini buna göre yeniden yazmaktır. Sonucu itibariyle, devletin ilgili dönem pratikleri nedeniyle ve o dönemler ve o olaylarla sınırlı olarak siyasal alanda ve toplumsal vicdanda mahkûm edilmesini sağlamak anlamına gelir. Adalet bütün boyutlarıyla ancak siyasî yapıların ve aktörlerin, toplumsal dinamiklerin ve yargı yerlerinin devrede olduğu bir süreçte sağlanabilir. Siyasî adalet, hesap sorulan devletin eylemlerini suç olarak görmeyen eski ve/veya mevcut siyaset anlayışlarının mahkûm edilmesiyle sağlanabilir. Bunu yapmak toplumdan destek alan siyasetin görevidir. Toplumsal adalet, toplumun, hesap sorulan devletin siyasî suçlarıyla mağdur edilmiş toplum kesimlerine ve mağdur edilmiş bireylere sahip çıkıp, geçmişte bu eylemlere açık ya da örtülü onay vermiş yahut görmezden gelmiş toplumsal iradeleri mahkûm etmesiyle sağlanır. Siyasal ve toplumsal adalet bir anlamda, siyasetin ve toplumun veya en azından toplumun belli kesimlerinin bir öz eleştiri faaliyetidir. Dönüşüm ise, hesap sorulan devletin tasfiyesi ile hesap soran devletin yapılandırılmasıdır ve bunun temel aracı anayasadır. Çünkü devletin niteliği, esasları, yapısı ve işleyişi ancak anayasa ile belirlenir. Bu bağlamda; devletin bekası ya da sürekliliği ilkesine bağlı kalınmasının, hesap soran devletin hesap sorulan devletin suçlarına ortak olmak anlamına gelmeyeceği açıkça görülmeli ve kabul edilmelidir. Sistematik bir devlet terörü olarak ülkemizde de on binlerce insanı ve yakınını hedef almış olan zorla kaybetme ve faili meçhul cinayet vakaları ile yüzleşmek; hukuki, toplumsal ve vicdani hesaplaşmamızı yapmak, Türkiye devletinin yükümlülüğü olduğu gibi, insanlık ve demokrasinin de
gereğidir.                                                             
                              

                                     TALEPLERİMİZ

                                 ADALET HEMEN ŞİMDİ!
Türkiye’de yaşanmış olan bütün zorla kaybetme ve faili meçhul cinayet vakalarının bir an önce aydınlatılarak toplumsal barış sürecinin başlatılabilmesi için kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları olarak acilen;
 İnsanlığa karşı işlenen suçlara dair devlet sırrı olarak saklanan belge ve bilgilerin, bu bağlamda öncelikle MGK Genel Sekreterliği tarafından hazırlanmış, PKK’ye lojistik desteği kesmek için içlerinde Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibi isimlerin bulunduğu özel grupların oluşturulmasını öngördüğü ifade edilen, basına yansımış belgeler başta olmak üzere tüm belgelerin kamuoyuna açıklanmasını ve mağdurlardan resmen özür dilenmesini,
 TBMM bünyesinde, gözaltında kayıpları ve faili meçhul cinayetleri araştırmak ve incelemek üzere, özel bir yasa ile kalıcı ve bağımsız bir komisyon kurulmasını; insan hakları örgütleri, üniversiteler ve aydınların dahil edileceği bu komisyonun faaliyetine zaman geçirmeden başlamasını, faaliyetinin tüm gözaltında kayıp ve faili meçhul cinayetler için adalet sağlanıncaya kadar devam etmesini, inceleme ve araştırmaları sırasında devlet gizli arşivlerinden de serbestçe yararlanabilmesini, çalışmalarının kolaylaştırılmasını, bilgi ve belgelere ulaşma ve açıklamada Meclis İç Tüzüğünde yer alan devlet sırrı engellemesinin kaldırılmasını, araştırma ve inceleme sırasında hazırlanan raporların tamamının kamuoyuna açıklanmasını ve bu raporların yargısal süreçlere dayanak oluşturmasını, ortaya çıkan raporların yetkili ve görevli Cumhuriyet Savcılıklarına ivedilikle suç duyurusu yapılarak ulaştırılmasını,
 Bütün kişileri “zorla kaybedilmelerden korumak” için; zorla kaybedilmeleri yasaklayan, kaybedilen kişilerin ailelerine ‘hakikati öğrenme hakkını’ tanıyan Birleşmiş Milletler’in, “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”nin derhal imzalanmasını ve yürürlüğe konulmasını,
 Toplu mezarlar ile ölüm kuyularının açılması ve incelenmesi sırasında, bugüne kadar uygulanan ve delillerin karartılmasına yol açan ilkel yöntemlerin terk edilerek, bilimsel esaslara uygun inceleme ve delil toplanması için uygun eğitim ve ekipman sağlanmasını, “Yasadışı Yargısız İnfazlarla İlgili BM Otopsi Protokolü'” (Minnesota Otopsi Protokolü) kurallarına uygun şekilde mezarların açılmasını ve otopsilerin yapılmasını, Cumhuriyet savcılarının bu protokol kapsamında eğitilmesini; toplu mezarların, bağımsız antropologlar, arkeologlar ve adli tıp uzmanları denetiminde açılmasını,
 Zorla kaybedilmiş kişilerin yakınlarının kimlik tespitine yarar genetik bilgilerinin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir DNA bankasının oluşturulması ve bu merkezin verilerinin resmi olarak kabul edilmesini,
 Zorla kaybetme ve faili meçhul bırakılmış cinayetlerin, Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suçlar başlığı altında düzenlenmesi ve bu suçların yargılamasında devlet sırrı ve zamanaşımı savunmasına yer verilmemesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasını, Ergenekon davası kapsamında halihazırda tutuklu bulunan ve 90’lı yıllarda özellikle Kürt halkına yönelik zorla kaybetme ve faili meçhul cinayet olaylarında sorumlulukları tanık ifadeleri ile sabit, JİTEM mensubu General Levent Ersöz, Albay Levent Göktaş, Albay Cemal Temizöz, Albay Arif Doğan gibi isimler başta olmak üzere o dönem yetkili konumda olan tüm sorumluların yargılanması için gerekli hukuki adımların atılmasını,
 “Devlet kendi işlediği suçları soruşturmaz” gerçeğinden hareketle, gözaltında kayıpların akıbetlerini araştıracak, özel yasayla yetkilendirilmiş, oluşum ve yürütmesinde hiçbir üst müdahaleye müsaade etmeyecek, bağımsız bir araştırma komisyonunun kurulmasını,
 Başta AİHM hak ihlâli kararıyla sonuçlanmış davalar olmak üzere, gözaltında kayıplara dair soruşturma dosyalarının yeniden açılmasını, etki, derinlemesine ve hızlı soruşturmanın önündeki engellerin kaldırılmasını,
 suçun faili olan devlet görevlileri üzerindeki cezasızlığa derhal son verilmesini ve evrensel hukuka göre yargılanmalarının sağlanması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını,
 Hakikatin ortaya çıkması ve adaletin sağlanması için mağdur ailelerinin davalara katılmasının sağlanmasına dönük Ceza Usul Yasası’nda değişiklik yapılması,
 Adli Tıp ve Mezarlıklar Müdürlükleri kayıtlarında, kimliği belirsiz olarak gösterilen cesetlere ilişkin bilgiler gözaltında kayıplara dair veriler sunabileceği, ilgili kurumlara, savcılıklara, başvuran ailelere ve kamuoyuna açıklanmasını,
 Toplu mezarlardan çıkarılmış kemikler üzerinde Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan kimliklendirme çalışmalarının makul süreler içerisinde sonuçlandırılmasını,
 Adli Tıp Kurumu’nun taraflı ve bilimsellikten uzak yapısının tarafsız, bilimsel ve güvenilir hale getirilmesini,
 1990’lı OHAL yıllarında işlenen suçlar başta olmak üzere, güvenlik güçlerinin ve devletten emir alan sivil kişilerin işlediği tüm suçların ivedilikle cezalandırılmasını,
talep ediyor; tüm kayıplarımızın akıbeti açıklanana, yakınlarımızı zorla kaybedenler, katledenler yargılanıp cezalandırılana dek mücadelemizi sürdüreceğimizi dikkatinize sunmak istiyoruz.
Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
             (YAKAY-DER)