Haberler

Bizden Koparılanlar

Hizbullah değil (Hizb ul-Atrak)

16.12.2014

Hizbullah değil (Hizb ul-Atrak)

  Özgür Gündem

Velat Demir / Yakay-Der Yön. Kur. Başkanı

Güncellenme : 13.10.2014 07:40

Hizbullah (Arapça anlamı Allah Partisi) 1982 yılında Güney Lübnan’ı işgal etmiş İsrail’e karşı kurulan bir parti. (Hizb ul-Atrak) ise Türk partisi anlamına gelen ve 1980 darbesinin yarattığı baskı ve şiddet ortamında gelişen Kürt silahlı hareketine karşı kurulan alternatif bir İslami örgüttür. JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) örgütü bu politikanın ana uygulayıcısı olmuş ve Hizb ul-Atrak Partisi’ni 1979’da Diyarbakır’da kurup başına da Abdulvahap Ekinci’yi getirmişti. Türkiye yakın tarihinin Kürtlere karşı kullandığı en acımasız dönem olan 90’lı yıllar bu türden yapılanmalarla beraber farklı bir boyutta şekillenmeye başlamıştı. Şüphesiz politik ve sosyolojik birçok tahribat yaratan bu dönemlerden herkes bir şekilde nasiplenmiş ve konuyla alakalı farklı pozisyonları almışlardı. Uzaklardan gelişmeleri seyreden birçok kişi olayları yakından takip ederek analizler yaptı, çok şey çizdi ve makaleler yazdı. Bu çalışmalar elbette ki halen geçerliliğini koruyan bir niteliğe sahiptir, ama o yıllarda yaşananları bizzat yaşayıp gören ve yaşananlara tanık birisi olarak ben de o korkunç yılları burada aktarmaya çalışacağım.

1980 darbesinin yarattığı baskı ve şiddet ortamında gelişen Kürt silahlı hareketi 1990’ların başıyla beraber kitlesel desteği arkasına alabilmişti. Bu desteğin önünü almak isteyen Türkiye devleti harekete sempati duyan ve hareketi desteklediğinden şüphelendiği sivil kişilere karşı sistematik bir yıldırma ve bastırma politikası geliştirmişti. Bu politikanın sonucu olarak binlerce kişi işkenceden geçirildikten sonra öldürülmüş, sokak ortasında suikaste kurban gitmiş, kaçırılmış ve kendilerinden bir daha haber alınamamıştı.

Tüm bunlardan yola çıkılarak dönemin politik ve sosyolojik yapısına bakıldığında Kürdistan’da daha düne kadar komşumuz, mahallelimiz, imamımız, büyüğümüz, kardeşimiz diye bildiğimiz bu insanlara, Kürtlerin yaşadığı coğrafyadaki köylerin çoğunda yapıldığı gibi İslami bir gömlek giydirilerek Hizbullah adı verilmeye başlandı. Oysa aslında hepsi birer ‘Hizb ul Atraktı’. Yani Kürtleri sistematik bir biçimde imha etme amacı güden ve bu amaca ulaşmak için halkın dini duygularını sömürerek halkı komşularına düşman etme yöntemini kullanan paramiliter örgütün mensupları ve yakınlık duyanlarıydı.

Burada örgüte verilen tek şey isim değildi. Aynı zamanda örgütün kimlerden teşkil olması gerektiği de belirlenmişti. Ailelerin çoğunluğu Kürtlerden ve çok çocuklu ailelerden seçilmişti. Örgüte katılanların aileleri orta ve dar gelirlilerden seçilmişlerdi ve yakalananların ifadelerine bakılırsa özelikle katılımların en yoğun olduğu yerlerin başında Diyarbakır, Batman, Bingöl, Mardin gibi iller geliyordu. Örgüt mensuplarının genelde orta ve lise dengi okul mezunu oldukları ve yaş durumlarına bakıldığında örgüt içinde 1970-1974 yılları arasında doğan örgüt mensuplarının çoğunlukta olduğu görülmekteydi.

Pekiyi JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) örgütünün ana uygulayıcısı olduğu bu politika nerelerde ve kimler tarafından yürürlüğe kondu? Şüphe yok ki bu politika 1979-1980 yıllarında özelikle Kürdistan’da dinî yayınların satıldığı kitapevlerinde, radikal dinî görüşlere sahip kesimleri bir araya getirmiştir. Özeldeyse bu kesimlerin çoğunlukla bulundukları yer, sahibinin Abdulvahap EKİNCİ’nin olduğu Diyarbakır’daki Vahdet Kitabevi’ydi. Bu kitabevindeki faaliyetlere sonradan kendi kitapevleri ve gruplarını kuracak olan Fidan GÜNGÖR ve Hüseyin VELİOĞLU da katılmıştı.

Kısa bir süre sonra Vahdet Kitabevi çevresinde örgütlenenlerden birkaçı oluşumdan kopmaya başladılar. Kopmalardan ilkini 1981 yılında gerçekleştiren Fidan GÜNGÖR kısa zamanda Menzil Kitabevi’ni kurarak Vahdet Kitabevi çevresindeki kopmalara neden olmuştur. Fidan GÜNGÖR’ün bu yapılanmadan ayrılma nedeninin düşünce farklılıklarına dayandırılan liderlik meselesinden kaynaklandığı tahmin ediliyor. Bir yıl sonrasındaysa, Hüseyin VELİOĞLU da Vahdet Kitabevi’nden ayrılarak İlim Kitabevi’ni kurdu. Hüseyin VELİOĞLU’nun Vahdet Kitabevi’nden ayrılma nedeni, Abdulvahap EKİNCİ’nin, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın belli dönem liderliğini yapan Seyyid Kutup’un kaleme aldığı ‘’Fî Zilali’l-Kur’an’’ (Kur’anın Gölgesinde) isimli esere saygısızlık etmesi olarak gösterilmektedir.

1983 yılından sonra İlim ve Menzil Grupları başta Diyarbakır Batman ve Mardin olmak üzere Kürdistan’daki illerde Hizbullah oluşumunun etkin grupları haline getirilerek kendi kitabevleri çevresindeki çalışmalarının yanı sıra birbirleri ile dayanışma içerisinde faaliyetlerini sürdürmelerine imkân sağlandı.

1987 yılı ile birlikte gruplar arasında başlayan fikir ayrılıkları kısa zaman içerisinde daha da belirgin hale gelince liderlik ve rant sorunu ortaya çıkmıştı. Liderlik eleştirisinde Fidan GÜNGÖR ilim grubunun âlimsiz olduğunu söyleyerek VELİOĞLU’nun dinî yönden yetersiz olduğunu vurgulamış ve dinî grup liderlerinde aranan temel özelliklerden ‘’âlim olma’’ noktasında Hüseyin VELİOĞLU’nu aralarındaki mücadelede hedef almıştı. Rant noktasına gelince, Hizbullah son 10 yılda bölgede topladığı kurban derisinden trilyonlarca gelir sağlarken, Ramazan aylarında fitre ve zekât adı altında toplamış olduğu ‘haraç’ ise trilyonları aşmıştı. Tüm bunlardan yola çıkarak Fidan GÜNGÖR’ün öne çıkacağını düşünen ve ikinci plana düşmek istemeyen Hüseyin VELİOĞLU inisiyatifi ele almak için bir şeyler yapmak zorunda kalmış ve çıkış yolunu sivil Kürtlere karşı Hizb ul-Atrak’ı (Türk partisi) kullanarak silahlı eylemlere girmekte bulmuştu.

Kısa sürede harekete geçen Hizbullah militanları Kürdistan’daki cinayetlerde ve kaçırılma olaylarında diğer güvenlik güçlerinin yanında yer alınca işin rengi değişmeye başlamıştı. 1993 öncesi resmi kolluk güçlerinin sivil halk üzerindeki yaptırımlarını bu tarihten sonra artık Hizbullah devralmaya başlamıştı. Örneğin, protesto amaçlı gerçekleşen kepenk kapatma durumunda daha önceden kepenkleri baskıyla açtırmaya çalışan polis veya askerlerin yerini 93’ten sonra Hizbullah almıştı. Ek olarak, 1993 ve 1994 yıllarında zirveye ulaşan cinayetler ve kaçırılmalar yüzünden Diyarbakır, Batman ve Mardin gibi büyük kentlerde bile bir korku atmosferi hâkim olmuştu.

Eylemlerin kurgulanış biçimleri bu yapılanmanın oluşum süreci hakkında fikir sağlıyordu. Eylemlerin çoğunun profesyonelce işlenmesi eylemcilerin profesyonel eğitmenler tarafından eğitildikleri sonucunu çıkarıyordu. Özellikle seçtikleri kişilere yönelik saldırı eylemlerini gerçekleştiren tetikçilerin ölüm makinesi gibi çalıştıkları görülüyordu. 90’lı yıllardaki eylemlerin çoğunu özelikle gündüz vakti korkusuzca gerçekleştirmeleri ve yakalanmamaları insanın kafasını çelişkilerle dolduran bir döneme tekabül ediyordu. Gündüzleri eylem yapmalarının nedeni tetiği çekenlerin çevrede bulunan çevre sakinleri tarafından tanınmasını ve yakalanma riskini engellemekti. Hatta tanıklar tarafından teşhis edilmemeleri için sürekli hareket ettikleri ve özelikle eylemlerin şehir merkezinde kalabalığın çok olduğu yerlerde gerçekleştirildiği görülüyordu.

Hâlbuki sadece eylemleri gerçekleştirme yöntemleri Hizbullah’ın kaynağı hakkında fikir vermiyordu. Devlet destekli bir ek silahlı yapı olduğu daha sonraki belge ve açıklamalarda tekrar tekrar dillendirilmişti. Örneğin, 1993’te kurulan TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı raporda Hizbullah’ın “devlet tarafından kullanıldığı” çok açık bir şekilde yer almaktadır. Aynı zamanda Batman Emniyet Müdürü komisyona verdiği ifadesinde “Hizbullahçılar belli bir dönem yardım görmüşlerdir” diyordu. Dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1993 tarihli bir raporunda da “Hizbullah’ın devlete karşı olmadığı ve partiye karşı savaştığı” tespit ediliyor ve politika da buna göre belirleniyordu. Yine aynı dönemlerde itiraflarda bulunan JİTEM kurucusu Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in açıklamalarında da şunlar belirtiliyordu: “... Bize söyledikleri şu olmuştur: ‘Hizbullah, partinin düşmanıdır. Düşmanın düşmanı benim dostumdur. Güvenlik güçleri kesinlikle Hizbullah’la uğraşmasın. Onun yolunu açsın.’ Güvenlik Kuvvetleri Hizbullah’ı koruyup, güçlendirmişlerdir. Hizbullah’ın tetikçilerinin çoğu itirafçıdır.”

Aynı dönemde dönemin başbakanı tarafından bu olayların araştırılması amacıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş başkanlığında gözaltındaki kayıplar, faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlar araştırma komisyonu kurulmuştur. Kurul raporunda, özellikle 1990’lı yıllarda “terörle mücadele” adı altında hareket eden çok sayıda kamu görevlisinin yasalara aykırı olarak suç örgütlenmesi içine girdikleri, adam kaçırma, cinayet, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve benzeri hukuk dışı işlere bulaştıkları tespit edilmiştir.

Sonuç olarak şunu belirtmekte fayda var: 90’ların zaten cehenneme çevrilmiş Kürdistan’ında sömürgeci devletin resmi kolluk güçleri yetmiyormuş gibi bir de Hizbullah’ın ortaya çıkması savaşı daha da toplumsallaştırmıştır. En yakınımızdaki insanlara bile önyargıyla yaklaştığımız ve bireylerarası psikolojinin alt üst olduğu böylesi bir dönemde yaşanan kıyımlar şüphesiz tarihsel hafızanın yaşadığı şiddetin en basit örneğidir. Oysa günümüze gelindiğinde 90’ların toplumsal şiddetini fazlasıyla gerçekleştirmiş bir oluşumun siyasi legal bir zemine oturtulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ve neredeyse iktidarla yakinen bir ilişki içerisine girip Kürt siyasi hareketine karşı bir karşı tutum ve söylem geliştirmektedir. Dilerim 90’larda bahsetmiş olduğum sürecin yeniden tanığı olmayız ve toplumsal adalet ve barışın hâkim olduğu bir döneme gireriz.

http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=120434&haberBaslik=Hizbullah+de%C4%9Fil+%28Hizb+ul-Atrak%29&action=haber_detay&module=nuce