Haberler

Bizden Koparılanlar

Ortak hikaye: Devlet terörü

4.6.2013

 

Zana KAYA - Günay AKSOY / Serdar ENGİN

Güncellenme : 19.05.2013 05:24

Ortak hikaye: Devlet terörü

90’lı yıllarda devlet tarafından katledilen kayıp 4 kişinin hikayesinin ortak noktası aynı; Zulme itiraz ediyorlardı. Devlet kaybetti

KATİLLER DE YÖNTEMLER DE AYNI

Her kayıp hikayesinin altında esasında ortak bir büyük hikaye var. Ve aslında her kayıp hikayesi bizi başka bir kayıp hikayesine götürüyor; yöntemler aynı, failler aynı merkezden ve bazen silahlar da aynı: JİTEM, HİZBULLAH, Kont-gerilla, MGK...

KAYIPLAR KONUŞUYOR!

Her kayıp hikayesinin altında esasında ortak bir büyük hikaye var. Ve aslında her kayıp hikayesi bizi bir başka kayıp hikayesine götürüyor; yöntemler aynı, failler aynı merkezden ve bazen silahlar da aynı: JİTEM, HİZBULLAH, Kont-gerilla, MGK... 90’lı yılların ‘kaybedilmiş’ insanı bulunmayı bekliyor; çünkü kayıp kişi bulunana kadar acı tazeliğini koruyor ve insan, kişinin alıp götürüldüğü ya da kaybedildiği günde kalakalıyor. Belki de sırf bu yüzden, yani bugünlere gelebilmek için bu kayıpları bulmaya ve hakikatle yüzleşmeye ihtiyacı var toplumun.


Çaldılar bizden birer birer

Ali Bulut, 1966’da Lîcê’nin Entağ (Kabakaya) köyünde doğmuş, yaşamını hayvancılık yaparak sürdürmekteydi. Bulut ailesinin kaldığı Cumarê (Esenli) mezrası elli hanelik bir yerleşim yeri. 13.05.1994 günü saat 08.00 sıralarında elli hanelik mezraya Bolu ve Kayseri’den gelen askerler tarafından baskın yapıldı. Mezra tümüyle ateşe verildi. Köylülerin evlerinden dışarı birkaç parça eşya çıkarmasına dahi engel olundu, izin verilmedi. Köylüler, yangının evleri, bağı bahçeyi, hayvanları sarıp yutmasını seyretmek zorunda kaldı. Bulut ailesinin yanmayan birkaç ev eşyası dışında her şeyi küle dönmüştü. Geçimlerini sağladıkları küçükbaş ve büyükbaş hayvanları da yangında kül olmuştu. Ama askerler bununla yetinmedi. Mustafa Bulut ve beraberinde altı kişiyi de tutuklayarak götürdüler.

Bir aileden beş kişi

İki gün sonra Sisê köyünden birkaç kişi gelerek askerlerin yanlarında götürdüğü birkaç kişiyi kurşuna dizdiğini, geri kalanları ise Lîcê’ye götürdüklerini haber verdiler. Bunun üzerine Mustafa’nın akıbetini sormak için Fahri Bulut hemen Lîcê’ye doğru yola çıktı. Ama Fahri’den bir daha haber alınamadı. Fahri’nin gidişinin ertesi gününde mezradan alınanların (Mustafa Bulut hariç) tümü serbest bırakıldı. Mezraya haberler peş peşe gelmeye devam etti. 17.05.1994 tarihinde Sisê köyünde ikamet eden Kamil Menteşe ve Hasan Bayram’ın da operasyonda gözaltına alındıkları ve cesetlerinin bulunduğu haberi geldi. Cenazeleri almak ve kardeşlerinin akıbetini sormak için Fahri ve Mustafa’nın kardeşleri Ramazan ve Ekrem Bulut ile amcalarının oğlu Ali Bulut Lîcê’ye gittiler. Lice Kontrol Noktası’nda Salih Bayram, Zeynel Harman ile Ramazan, Ekrem ve Ali Bulut askerler tarafından gözaltına alınarak Lice Jandarma Tugayı’na götürüldü. Gözaltına alınanlardan Zeynel Harman ve Salih Bayram serbest bırakıldı. Ancak Bulut’lardan hiçbir haber alınamadı. Sadece bir aileden beş insan kaybedildi.

7 cenaze buldu

Baba Latif Bulut çocuklarının artık yaşamadığını düşünüyor, cenazelerini her yerde arıyordu. Özellikle operasyonların olduğu ve daha önce Kamil Menteş ve Hasan Bayram’ın cesedinin bulunduğu yerlerde aradı çocuklarının cenazelerini. Baba Bulut kendi çocuklarının ve yakınlarının cenazesini ararken Sisê köyü çevresinde tam 6 cenaze ile karşılaştı. Ülke bir kayıplar mezarlığına çevrilmişti. Baba Bulut, Çewlîg’in Dara Hênê (Genç) ilçesine kadar gitti çocuklarını bulmak için. Dara Hênê’de bu kez bir genç kızın yakılmış ve üzeri hafif toprak ile örtülmüş cesedi ile karşılaştı. Bulut ailesinin aramadığı, başvurmadığı yer kalmadı ama bir sonuç elde edemedi. Savcılık 20 Ekim 2004’te dosyayı “yetki ve görevin askeri yargıda olduğu” gerekçesiyle Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’na gönderdi. Dosya halen Askeri Savcılıkta bekletiliyor. Devlet kör-sağır-dilsizdi.


Özgürlük sevincini kaybettiler

Abdulbaki Birlik, 1940 yılında Bedlîs’in (Bitlis) Mutkî ilçesinde doğdu. Evliydi ve sekiz çocuk babasıydı. Abdulbaki’nin oğlu Kemal Birlik (25 yaşında Lise mezunu) ve yeğeni Zeki Alabalık, 1992 yılında PKK’ye yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle tutuklanmış ve 3 yıl 9 ay ceza almışlardı. Mal Müdürlüğü’nde çalışan Abdulbaki oğlu ve yeğenini tahliye olacakları gün cezaevi kapısında karşılamak istemişti. Onun için de iki gün önceden Qoser’e (Kızıltepe) doğru yola çıktı. Belki içindeki kaygıdan dolayıydı, acele ediyordu. Çocukları çabucak cezaevinden alıp sağsalim eve getirmek istiyordu. Üç yılı aşan bir hasretle kucaklamak için acele ediyordu. Diğer oğlu olan Zübeyir Amed’de kalıyordu. Ama o da kardeşi ve kuzenini kapıda karşılamak istediğinden babasıyla birlikte sabah saat onda cezaevi kapısında olacaktı. Abdulbaki Birlik, Qoser’de arkadaşı olan İsmet İpek’in evinde misafir olacaktı iki gün boyunca. Çocuklar zindandan dışarı ilk adım attıklarında gördükleri ilk kişi olmak istiyordu. Sonra zindanı arkalarında bırakıp çocukları evlerine, annelerine, kardeşlerine götürecekti...

Kapıda ‘onlar’ da bekliyordu

Abi Zübeyir, çarşamba sabahı erkenden kapısında bekliyordu cezaevinin. Abdulbaki de erkenden geldi. Yıl 95, martın 29’uydu ya yine de serindi sabahlar hala. Saat on olduğunda, kapılar açıldığında, önce gardiyanlar çıktı demir kapıdan. Bir şey mi oldu, demeye kalmadan Kemal ve Zeki kapıdaydılar. Gardiyanların yanında kucaklaştılar. Baba-oğul, abi-kardeş sarılıp hasret giderdiler... Herhangi bir arabaya binmediler, belki de Abdulbaki’nin arkadaşı hazırlıklar yapmış evde bekliyor olacaktı. Zindanı arkalarında bırakıp Qoser şehir merkezine doğru yürüdüler...  Anlaşılan o ki kapıda bekleyen sadece baba-oğul değildi. Karanlık güçler, Kemal Birlik ve Zeki Alabalık’ın evlerine ulaşmamaları için ellerinden geleni hiçbir hukuk tanımadan yapacaklardı. Dört masum insanı bir daha gören duyan olmayacaktı. Aileleri devletin yaptığını bilmesine rağmen yine de gerekli yerlere başvurularda bulundu. Ancak devlet-i aliye herhangi bir girişimde bulunmaya tenezzül dahi etmedi. Devlet yine kör-sağır-dilsizdi.


Üç cinayet, aynı silah

Amed’in Farqîn (Silvan) ilçesinde 1960 yılında Dağcılar köyünde doğan Ramazan Yazıcı, Eski Silvan garajı Melikahmet’te şofördü. Üst üste faili meçhullerin yaşandığı 1996 yılının Kasım ayında minibüs şoförlüğü yapan Ramazan Yazıcı, garaja gelen silahlı ve telsizli üç sivil polis tarafından minibüsünün plakası sorulduktan sonra gözaltına alındı. 21 DZ 490 plakalı Şahin marka kırmızı renkli bir otomobile zorla bindirilerek bilinmeyen bir yere götürüldü.

Aynı yalanlar

Yazıcı Ailesi’nin tüm girişimlerine rağmen gözaltına alındığı kabul edilmedi. Aynı yılın 3 Aralık Salı günü Midyat-İdil karayolunun 35 km’sinde cesedi bulundu. Yapılan otopsi sonucunda cesedin baş kısmının sağ kulak yaklaşık 3 santim arka kısmında kurşun giriş deliği olduğu, ağzının koli bandı ile kapandığı, ellerinin beyaz bezle kördüğüm olacak şekilde bağlı olduğu ve ölümünün 3 Aralık’ta, yani bulunduğu gün saat 4 civarlarında olduğu tespit edildi. Katlediliş biçimi, başka bir cinayet ile de büyük benzerlik gösteriyordu.

Benzer cinayetler

Abdülhamit ve Vesile’den olma 1940 doğumlu Mahmut Mordeniz, 28 Kasım 1996 günü Amed’in Şehitlik semtinde bulunan hayvan pazarında kendilerini polis olarak tanıtan kişilerce, görgü tanıklarının huzurunda ‘Karakolda ifadesini alıp bırakacağız’ beyanıyla gözaltına alındı. Aynı saatlerde Mahmut Mordeniz’in Şehitlik semtinde bulunan evinin önüne araçla giden polisler, Mordeniz çiftinin kapısını çaldı. Fahriye Mordeniz kapıyı açmak istemiyordu. Kapıdakiler bu defa eve telefon açarak 45 dakika boyunca Fahriye Mordeniz’in kapıyı açması için konuştular, Fahriye ikna edilidi, kapıyı açtı. Hem hayvan pazarında gözaltına alınan Mahmut Mordeniz’in, hem de evlerinin önünde Fahriye Mordeniz’in bindirildiği araç siyah veya siyaha çalan koyu renkli Ford marka taksiydi.

Aynı silah

Mahmut ve Fahriye Mordeniz, 3 Aralık 1996 günü Cizre Silopi karayolunun 16. kilometresinde ölü olarak bulundular. 3 Aralık 1996 tarihli otopsi raporunda; Fahriye Mordeniz’in ayaklarında ayakkabısının olmadığı, ayaklarının çıplak olduğu, ellerinin beyaz bir bezle kördüğüm olacak şekilde bağlı olduğu, ağzının koli bandı ile kapatıldığı, kafasında bir kurşun giriş ve çıkış deliğinin olduğu, vücudunda sıyrıklar bulunduğu, ayrıca mermi çekirdeğinin bulunduğu belirtildi. Aynı otopsi raporunda, Mahmut Mordeniz’in benzer şekilde bir ayakkabısının çıkık, ellerinin beyaz bezle kördüğüm olacak şekilde bağlı olduğu, ağzının koli bandı ile kapatıldığı, kafasında künt travmaya bağlı şişlik olduğu, vücudunda darp izlerinin (diz kısmında) bulunduğu, kafasında bir kurşun giriş-çıkış deliğinin bulunduğu bir mermi çekirdeğinin olduğu ifade edilmektedir.

Bu benzerlikler dışında Mordeniz çiftinin yaşamına son veren kurşunlar ile Ramazan Yazıcı’nın yaşamına son veren kurşunlar aynı silahtan çıkmıştı.

Mordeniz çifti Cizre Asri Mezarlığı’na defnedilirken, Ramazan Yazıcı’ya ait ceset ise, kimliği tespit edilemediği için Hezex merkez mezarlığına defnedildi. İHD heyetinin Hezex ve Cizîr’de yaptığı girişim ve araştırmalar sonucunda ailesinin de fotoğraf üzerinde teşhisi ile cesedin Ramazan Yazıcı’ya ait olduğu tespit edildi. Ancak Cizre ve İdil mezarlıklarında herhangi bir kayıt tutulmadığından mezarının nerde olduğu bulunamadı.

Mordeniz ailesinin yaptığı başvurulara rağmen tüm resmi makamlar bugüne kadar Fahriye ve Mahmut Mordeniz’in gözaltına alındığı gerçeğini kabul etmiyor. Devlet kör-sağır-dilsizdi.


Hala arayan olmadı!

İlkokul mezunuydu Ahmet Eğitmiş. Amed’in Ofis semtinin Kasaplar Durağı civarında bulunan Foto Şahin-2 adlı işyerinde fotoğrafçılık yapıyordu. Her sabah olduğu gibi 22.05.1998 cuma sabah saat 7:30’da da işyerine gitmek için evden çıktı. Ancak o gün başka bir işi daha vardı Ahmet Eğitmiş’in. Üç çocuğu vardı ve çocuklarının nüfus cüzdanlarını hala çıkaramamıştı. Evden çıktığında eşine, çocuklarının nüfus cüzdanlarını çıkarmak için Çewlîg’e (Bingöl) gideceğini söyledi.

Aile geleceği umuduyla beklerken Ahmet Eğitmiş’ten bir daha haber alınamadı. Aile kaygılanmaya başladı, çünkü Ahmet bir yıl önce PKK’ye yardım ettiği için gözaltına alınmış ve o zaman 25 gün işkence görmüş, DGM Savcılığı’na çıkarıldığında serbest bırakılmıştı. Kaygılanan aile bütün tanıdıklarına Ahmet Eğitmiş’i sordularsa da kimse görmemişti. Aile Bingöl Nüfus Müdürlüğü’ne de sordu. Ancak Nüfus Müdürlüğü de kendilerine bu adla bir şahsın herhangi bir müracaatta bulunmadığını söyledi.

Muhtar haber veriyor

03.06.1998’in çarşamba günü yani on iki gün sonra Çewlîg merkez Kılçadır köyü muhtarı Ahmet Eğitmiş’in babası Enver’i telefonla aradı. Muhtar, Ahmet’in vurulduğunu söyleyip ‘gel’ diyordu telefonda. Baba Eğitmiş oğlunun vurulduğu haberi ile canevinden vurulsa da, muhtarın yanına gitti. Çewlîg merkezde (yani Ahmet’in nüfus cüzdanı çıkartmak için gideceğini söylediği yer) muhtar ile görüştü. Muhtar, baba Eğitmiş’e onu JİTEM sorumlusuyla görüştüreceğini söyledi. Ve sivil giyimli biri ile görüştürdü. Sivil giyimli şahıs Enver Eğitmiş’e PKK gerillalarının telsiz konuşmalarını dinlediklerini ve Ahmet Eğitmiş’in ölümünden bahsettiklerini öne sürdü. Sivil giyimli şahıs, bölgeyi aradıklarını ancak cenazeyi bulamadıklarını, bir gelişme olursa kendilerine haber vereceklerini söyledi. Enver Eğitmiş’in telefon numarasını, ev ve işyeri adreslerini aldı, telefonla bir yeri arayarak Enver Eğitmiş’in bilgilerini aktardı. Baba Eğitmiş Amed’e geldiğinde Emniyet Müdürlüğü’ne başvurdu. Emniyet ise kendisine, durumdan haberdar olduklarını ve bir gelişme olursa kendilerini arayacaklarını söyledi. O günden beri kendilerini arayan olmadı. Devlet yine kör-sağır-dilsizdi.